Cumartesi, Mayıs 26, 2012

BİR MİM BİN KİTAP


1-Ne sıklıkta kitap okursunuz?

Çocuk dergileri ve çizgi roman tabir edilen kitapların ardından 10 yaşlarımda okuduğum
Çalıkuşu kitabınla başladım okumaya. O gün bugün okuyorum işte.

Bazen beni sarmayan bir kitap olursa sürünür elimde, eğer kitabın içine düşmüşsem uykularımı feda ederim. "Ne sıklıkta"ki tabir edilirse heran elimi uzatınca muhakkak okuduğum  bir kitap vardır elimin altında. Daha sıklığını düşünürsek Can'ıma okuduğum yeni çocuk kitapları ile yaş sınırını da yok ediyorum:)

 

2- En sevdiğiniz yazar/lar?

Çok ayırt edemeyeceğim, galiba tüm yazarları seviyorum, çünkü onların hepsi çok değerli.
Belki bende bıraktığı izlerden çok çok sevdiklerim oluyor diyelim.
Emile Zola, Maksim Gorki, Virginia Woolf, Dostoyevski, Jon Steınbec, Dan Brown gibi yazarların çok kitaplarını okudum. Kitap enflasyonu olmasa döner döner bunları yine de okurum.

Türk edebiyatında ise sonu gelmez en sevdiklerim olur.
Yaşıma denk gelen ilk okuduğum kitaplarlarla dönem dönem sevdiklerim yer değiştirdi.
Önceleri Kerime Nadir, Muazzez Tahsin Berkand, Reşat Nuri Güntekin ile hayal dünyasından gerçeğe Rıfat Ilgaz, Aziz Nesin, Fakir Baykurt, Orhan Kemal, Vedat Türkali,Yaşar Kemal'le dönüş yaşadım.

Ayşe Kulin, Ahmet Ümit, Canan Tan, Nermin Bezmen Zülfi Livaneli sırasını bekledi.
Galiba sevdiklerim değil de sevmediklerimi yazarsam daha doğru olur, çok sevdiğim ama şu an aklıma gelmeyenlere ayıp olmasın sonra.
Orhan Pamuk ve Elif Şafak'ın bazı kitaplarını okudum ama hiç ısınamadığım ikilidir diyebilirim.


3- En beğendiğin kitap/lar ?

En Beğendiğim kitapları da yaş sırasına göre ayarlarsak sonu gelmez bir mim olur.
Ama bende iz bırakan kitaplar vardır.

Örneğin;
Emile Zola-Meyhane
Maksim Gorki-Ana
Turgut Özakman-Cumhuriyet serisi
Suna Kıraç-Ömrümden uzun ideallerim var
Khaled Hosseini-uçurtma Avcısı,Bin Muhteşem Güneş
Chris Cleave-Küçük Arı
diyebilirim.


Evimiz son zamanlarda Silivri kütüphanesine döndüğünden bu yaz okunacak kitaplarla iz bırakanlar ve sevilenler yerlerini alacaklardır.


Sevgili arkadaşım Asuman'ın bana gönderdiği Mim ile kitaplarımızı ve yazarlarımızı bir kez daha andık.Teşekkürler arkadaşım.

Bende bu değerli mim'i kitapların dünyasına dalmak isteyenlere gönderiyorum.
Sevgilerimle...

Perşembe, Mayıs 24, 2012

BAKIŞ AÇISI


"Anne seni o kadar çok seviyorum ki! git git bitmiyor."


Üçüncü yaşını daha doldurmamıştı o zaman Prensesim ve annesine olan sevgisini şaşkın bakışlarımız karşısında böyle anlatmıştı.

Kendince annesine olan sevgisinin sonsuzluğa bakış açısını yakalamıştı...

Yirmili yaş merdivenlerini tırmandığım zamanlarda bir gün kendimle konuşurken (Bunu devamlı yaparım ve hatta sokakta bile farkında olmadan kendimle konuşmaya dalarım, görenler ne diyordur onu bilemem.) yapmak istediklerim mi? Yapabileceklerim mi? diye sormuştum diğer kendime.

Yapmak istediklerim çoktu, ucu açıktı, yani git git bitmiyor:)
"Yapabileceklerim" dedim. Kolaya kaçmak gibi görünse bile daha huzurlu olmak içindi kararım. Ben de kendimce huzura ve yaşama bakış açısını böyle yakalamıştım.

Zaman zaman yapmak istediklerimin ucunu yakalamak istedim ama sadece ucunu yakalamak bir kelebeği okşamak gibi bir şeydi.
Anladım ki! İnsanoğlunun yapmak istedikleri değildi değerli olan, değerli olan yapabileceklerinin yeterli ve dolu dolu olmasıydı. Ve sevgiyle tutunabilmesiydi yaşama ki! O sevgi ne kadar dolabildiyse yüreğine.

İnsanoğlunun dünyaya merhaba dediğinde annesinin kucağına verildiği ilk dakikalarında yüzüne eğilen O yüzün ve o yüzdeki gözlerden yüreğine akan sevgiden ne kadar doldurabildiyse.

Benim sevgiye bakış açımda bu işte!
Sevgi dünyaya gelirken yanımızda getirdiğimiz bir şey değil de, sevgi dolu bir çift göze hapsolan yüreğe doluştur diye düşünürüm.

Yapmak istediklerime dönecek olursak o istekler bende hiç yok olmadılar, bir tarafımda hep takılı kaldılar ama asla yaşamımı etkilemediler ve hayal dünyasına dönüşmediler. Sadece geçen zamanda şekil değiştirdiler, yaşa uygun isteklere dönüştüler, bazen coştular, bazen sessizliğini korudular.
Ve yapabileceklerimin gölgesinde hafif bir esintiyle yüzüme tebessüm bırakıp her zaman yerlerine yerleştiler.


Bu yazı nerden mi çıktı?
"Hadi yapabilirsin" diye iddia eden bir istek karşıma geçmiş beni zorlarken buldum da ona ithafımdır.



Cumartesi, Mayıs 19, 2012

MİNNETTARIZ

ÖZLEMLE
SEVGİYLE
COŞKUYLA

MİNNETLE

VE SONSUZA KADAR
KUTLANMASI DİLEĞİYLE...


BİR DAHA GEL SAMSUN'DAN
SARI SAÇLIM MAVİ GÖZLÜM
NERDESİN NERDE NERDE....

Cumartesi, Mayıs 12, 2012

Pazar, Mayıs 06, 2012

İNSANLIK ADINA





BU GECE TÜM KAYBOLAN GERÇEK DEĞERLERİMİZİN YENİDEN VAROLMASINI DİLE(DİM)RİM...







Mallarımız arttı, keyfimiz azaldı.
Daha büyük evlerde, ama daha küçük ailelerle y...aşıyoruz.
Konforumuz arttı ama zamanımız daraldı.
Diplomamız bol ama sağduyumuz az.
Uzmanlıklar arttı ama sorunlar çoğaldı.
İlaçlar çoğaldı, hastalıklar arttı.
Çok para harcıyoruz ama az gülüyoruz.
Akşam geç yatıyor, sabah yorgun kalkıyoruz.
Az kitap okuyor, çok televizyon seyrediyoruz.
Çok konuşuyor ama az gönül veriyor ve bol yalan söylüyoruz.
Para kazanmayı öğrendik ama yuva kurmayı beceremedik.
Aya kadar gidip dönmeyi biliyoruz ama komşumuza uğramak için karşı sokağa geçmiyoruz.
Uzaya ulaştık ama kendi iç derinliklerimizden habersiziz.
Havayı temizledik ama ruhları kirlettik.
Atomu parçaladık, önyargımızı yıkamadık.
Çok yazıyor ama az gelişiyoruz.
Daha çok plan yapıyor ama daha az sonuç alıyoruz.
Acele etmeyi öğrendik ama sabırlı olmayı asla.
Gelirimiz arttı, karakterimiz zayıfladı.
Tanıdıklar çoğaldı ama dostlar eksildi.
Çabalar arttı ama mutluluklar azaldı.
Daha mutlu olmak için somurtarak çalışıyoruz.
Varlığımızı arttırdık ama değerlerimizi yitirdik.
Ve
Nihayet: hayata yıllar ekledik, yıllara hayat katamadık...

Alıntıdır.



Salı, Mayıs 01, 2012

GÜZEL İNSANA

İlk yazılarıma ışık olmuştun dolu dolu yorumlarınla, satırlarından yayılan sevgi doldurmuştu yüreğimi, yerleşmiştin içime DERİN bilgilerinle.
"Blog dostum değil, Can dostumsun" demiştim, seve seve kabul etmiştin. Sonra kelime dotluğumuza seslerimiz eşlik etmişti beş yıl süren zamanda.

"Bekle" demiştim ya sana, "sarılmadan gitmek yok" söz vermiştin  hani! Şimdi sevginle dolu yüreğime acın da girdi be dostum:((

Bir gün bir yerlerde muhakkak buluşacağız, bunu ikimiz de çok istedik çünkü. O zaman sıkı sıkı sarılacağız inanıyorum.
"Ölmek ne ki" demiştin, "orada yaşam başlıyor gerçekte." Gerçek bu kadar acelemiydi canım dostum:((

Ben seni çok sevdim, sevdiğinin kollarında huzurla uyu KOCA YÜREKLİM benim...

Salı, Mart 13, 2012

HÜZÜN


Alnını cama, canının acıdığını hissetse bile daha kuvvetlice dayadı.
Eteklerinin savrulmasına aldırmadan hızlı hızlı yürüyordu, ta ki! yokuşun sonunda gözden kaybolana kadar onun arkasından baktı.
Alnını dayadığı camdan çekildi, eline bir bez alarak alnının camda bıraktığı izi sildi, sildi, sildi. Gözlerindeki hüznün camdaki yansımasını yok ettiğine inandığında döndü yerde kendi kendine oynayan küçük kızı kucağına aldı.
"Mini mini bir kuş donmuştu,
pencereme konmuştu,
aldım onu içeriye, cik cik-cik cik ötsün diye,
pır pır ederken canlandı,
ellerim bak boş kaldı."
Küçük kız ellerini çırptı," bi daha bi daha"

Tekrar başladı, kurulmuş saat gibi. Defalarca...

Artık sözcükleri duymuyor kulakları kapı tıkırdısını bekliyordu.
Küçük kız, yarı şarkı yarı ninni "minik kuş" nakaratından uyuya kalmıştı. Küçük kızın uyanmasından korkarcasına yavaşça yatağına yatırdı, üstünü örttü. Dirsekleri dizlerine dayadı, avuçları yanaklarında koltuğun kenarına oturdu.

Ne kadar zaman geçti, bilmedi. Hava kararmaya, oda soğumaya başlamıştı. Bir odun attı ateşi azalan sobaya, işte o zaman kapının kulağına müjde gibi gelen tıkırdısını duydu.

Beklemenin yakalanma korkusundan kaçarcasına küçük kızın yanına girip gözlerini sıkıca kapadı. "İşte geldi, gitti ama yine geldi"
Sevinçle sıkı sıkı üstündeki örtüye sarıldı.
Dönmeme, dönememe korkusu hiç çıkmıyordu aklından, nedenini bilmiyordu. Bir gün öğrenene kadar...



Perşembe, Mart 08, 2012

KADIN HAYATTIR


EZİLMİŞLİĞİN İÇİNDE KADIN VARDIR, ACININ İÇİNDE KADIN VARDIR, ÜRETMENİN İÇİNDE KADIN VARDIR, YOKLUĞUN İÇİNDE KADIN VARDIR, SABRIN İÇİNDE KADIN VARDIR...
KADIN HAYATTIR


GÖKYÜZÜNÜN YARISI
Nicholas Kristof ve Sheryl WuDunn

Hayatını değiştiren kadınların hikayesi


15 yaşındaki Kamboçyalı Rath, arkadaşlarıyla birlikte bulaşıkçılık yapmak üzere Tayland’a gidiyor. Mafya, Rath ve arkadaşlarını oradan alıp, Malezya’ya götürüyor. Kendini birden genelevde bulan kızlar haftanın yedi günü, günde on beş saat zorla çalıştırılıyor. Kaçmalarını önlemek için çıplak dolaştırılıyorlar. En ufak bir direniş mi var? Saatler süren dayaklar geliyor. Bir gece kızların birkaçı sıkı gözetim altındaki genelevden kaçıp, bir karakola sığınıyor. Yasadışı yoldan ülkeye giriş yaptığı için bir yıl hapis yatan Rath, ülkesine iade edilmeyi beklerken, kendini bir polisle Tayland sınırına doğru yürürken buluyor. Rath, polisin kendisine eşlik ettiğini sanıyordu. Oysa o polis Rath’ı başka bir geneleve satacaktı. Pakistanlı bir doktor, tecavüze uğrayan hastalarına, polise gitmemelerini söylüyor: “Çünkü bir kız polise giderse, polis de ona tecavüz eder.” Polis çoğu zaman genelevde çalıştırılan kızlar için bir çıkar yol olmaktan uzak. Zira onlar da kızların müşterisi, üstelik bedel ödemeden! Sadece Çin’de her yıl 100 bin genç kız kaçırılıp geneleve satılıyor. Genç kızları fuhuşa zorlama yöntemleri ise aşağılama, tecavüz ve dayak. Örneğin, Taylandlı bir kıza, işe başlarken kendine olan güvenini kırmak için köpek pisliği yedirilmiş.


Değersiz olduğu için kız bebek istemeyen ailelerin kürtaja başvurmasını engellemek için Çin ve Hindistan’da doktorların bebeğin cinsiyetini söylemesi yasak. Ama işin ilginç kısmı burada başlıyor. Kürtaj olmak yasaklanınca kız bebek ölümlerinde artış gözleniyor. Çünkü kasıtlı olarak bakımsızlığa terk edilen bebek, hastalıktan ölüyor. Dünya genelinde yanlış kürtaj uygulamaları yüzünden her yıl ölen kadın sayısı 70 bin. Kamerun’da yaşayan Prudence, doğum sancısı başladığında, bir ebenin karnına oturup zıplamasından sadece birkaç gün sonra öldü. Pakistan’da Şahnaz adındaki bir kadın, kız çocuk doğurdu diye kayınpederinden dayak yediği için bebeğini zehirledi. Kız çocuklarının gördüğü bu muameleyi elbette kadınlar da görüyor. Afganistan’da yaşayan Sedanşah “Bir oğlan vazgeçilmez bir hazinedir, ama bir kadının yeri başkasıyla doldurulabilir” diyor. Kadınların bu kadar ihmal edilmesinin nedenlerinden biri de dini. Nicolas Kristof, Afgan bir gencin kendisine “Annem hiç doktora gitmedi, gitmeyecek de” dediğini anlatıyor: “Şu an burada kadın doktor yok, erkek doktora gitmesine ben izin veremem. İslam’a uygun olmaz”.



Oranlara gelirsek, Ganalı kadınların yüzde 21’i ilk cinsel deneyimlerini tecavüzle yaşamış. Güney Afrikalı kadınların da yüzde 21’i 15 yaşına gelmeden tecavüze uğramış. Tecavüz, bazen bir aileyi cezalandırmak için de kullanılıyor. Pakistan’da bir aşiret, bir aileyi cezalandırmak için, o ailenin bir ferdi olan Muhtar isimli genç kız hakkında toplu tecavüz kararı veriyor. Kadınlara tecavüz eden erkeklerse, ruhen tecavüz edenler de bazen kadınlar oluyor. Kadın işbirlikçi kurbanı kandırıp, tecavüz bölgesine getiriyor. ‘Eylem’ devam ederken de kadının kaçmaması için etrafı kolluyor.
Cinsel şiddetin en fazla yaşandığı ülke ise Doğu Kongo. Kongolu milisler kadınlara sopalar, bıçaklar veya süngülerle tecavüz ediyor ya da kadınların vajinalarının içine ateş ediyorlar. Kongo’da yaşayan 17 yaşındaki Dina, milisler tarafından kaçırıldığında tarladaki işini bitirmiş,
evine yürüyordu. Beş adam Dina’ya tecavüz ettikten sonra, bir tanesi genç kızın içine sopa soktu. Sopa, idrar borusuna ve rektuma girince, dokularda bir fistül (delik) açıldı. Sonuç olarak vajinasına, oradan da bacaklarına sürekli idrar ve dışkı sızmaya başladı. Fistül hastaları, toplum içinde istenmediklerinden, evden ayrı barakalarda yaşıyorlar. Yedikleri yiyecekler, bacaklarından dışkı olarak aktığı için de birçoğu yemeği kesip, açlıktan ölüyor.


Birçok ülkede insanların kaderi hâlâ çarşaftaki kan lekesine bağlı. Urfa’da aile büyükleri, 14 yaşındaki Emine’nin amcaoğluyla evlenmesine karar veriyor. Emine bu evliliği istemiyor ama o bölgede ret söz konusu değil! Sonra birdenbire Emine’nin köyden bir başkasından hamile olduğu dedikodusu yayılıyor, kızın ‘lekeli’ olduğuna karar veriliyor. Bu da ölüm fermanı demek! Emine’ye diyorlar ki, “Kendini ya elektrikle, ya yakarak ya da asarak öldüreceksin. Ya da silahla biz öldüreceğiz”. İntihar etmeyen Emine, başka biriyle evlendiriliyor. Ancak reddedilen amcaoğlu bir türlü peşini bırakmıyor. Emine, yeni eşinin evinde, amcaoğlu tarafından, eşarpla
boğularak öldürülüyor. O da diğerleri gibi polisten medet ummuş, bir mektup yazmıştı. Şöyle diyordu: “Benim hamile olduğumu söylüyorlar. Ben ne hamileyim, ne kürtaj yaptırdım. Benim yaşım ne başım ne?”

Türkiye’de resmi olmayan rakamlara göre 2011’in ilk yedi ayında 935 kadın öldürüldü. Cinsel şiddet verilerine gelince, 2009’da yapılan Kadına Yönelik Aile İçi Şiddet Araştırması’na göre kadınların yüzde 7’si on beş yaşından önce cinsel istismara maruz kalmış. Kocaeli Üniversitesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Ufuk Sezgin’in klinik çalışmalarına göre yüzde 57’si öz babalar, yüzde 4’ü öz ağabeyler, yüzde 13’ü yakın akrabalar, yüzde 26’sı ise ikinci dereceden akrabalar.




ADİLE TEYZE
Adile Teyze’nin hikâyesi insanın suratına, yüreğine çarpıyor, dağıtıyor; bir erkeğin içindeki faşizmi bir kadına nasıl kusabileceğinin ispatı, dinleyenlerin dahi midesini kaldırıyordu. Asıl şaşılacak olan, Adile Teyze’nin “Tam38 sene çektim ben onu” demesiydi. Bir insan 38 sene çekermi? Nasıl bir sabır? Ona göre, sabrından değildi çekmesi; kentleri, kültürleri, aileleri farklı onlarca kadın gibi “gidecek yeri olmamasındandı.” Üstelik o da diğerleri gibi “anlatamadıklarından” dolayı,müebbetlikti. Şalvarıyla, başörtüsüyle, ayağında lastik pabuçlarıyla 60’ını geçmiş bir kadın. “Çocuk yaşta evlendirdiler köy yerinde. Ama yüzüm hiç gülmedi. Ne dayağı, ne hakareti bıraktı ne de...”

"Şimdi açarlarmı benim davamı yeniden, şimdi söylemek istiyorum"
Çocukları boy boy, 4, 5, 6 derken, susmuş bugüne kadar. Tarlada çapa, köy yerinde iş derken, “Eve girmeye korkardım, sesimi de çıkaramazdım.” Yarım asır boyunca bir sıcak çorbalı sofraya oturamamasının kahrını masmavi gözleri anlatıyor Adile Teyze’nin... Birkaç kez “sapkınlıklarından” kaçmak için ikinci kattaki evinin balkonundan atlamış, tabanları patlasa da kurtulamamış. Her ne kadar “Mahkemeye çıksamşimdi anlatırım” dese de hâlâ boğazında düğümleniyor olanlar... “Ne bileyim kızım, çok içerdi. İçince de ne yaptığını bilmezdi. Oraya buraya tuvaletini yapardı. Öyle işte çok sapkınlıkları vardı...” dedi, tek pişmanlığı olan suskun tavrına yeniden sarıldı. Dile kolay, 38 sene susmak. Üstüne bu demir parmaklıklar ardında 8 yıl daha susmak. “O gün yine dövdü. Kapıya koştum, kilitliydi. Saçımdan tutup, sürükleyince, bıçakla vurdum, sonra balkondan atladım... Sonra mahkeme, ama söyleyemedim işte... Üç mahkemede müebbet... Kimseye diyemedim. Şimdi açarlarmı benim davamı yeniden, şimdi söylemek istiyorum.”



8 MART DÜNYA KADINLAR GÜNÜ TÜM DÜNYA KADINLARINA
KUTLU OLSUN (!)

Perşembe, Şubat 23, 2012

DİZİ DİZİ İNCİYİM


Dizi izlemede birinciyim.
Desem, yok o kadar da değil bu kadarı da kendime haksızlık olur.
Ama "Yok ben dizi izlemem belgesel izlerim." edebiyatı yapanlardan da değilim. Belgesel de izliyoruz, dizi de...
Belgeselleri döndür döndür izledik; atom moleküllerini ayırdık, ormana daldık ağaç ev yaptık, safariye çıktık, o muhteşem denizin altındaki dünyaya daldık, hayvan dostlarımızın karınlarını doyurma mücaadelesine tanıklık ettik, neşeli ayaklara hayran kaldık...
Nereye kadar!
Onların yaşamlarında değişen bir şey yok, onlar halen olduğu gibi doğallıklarını koruyorlar. Değişen bizleriz!!!

Kendime yüzlerce diziden hafta içine ait beş günlük dizi ayırdım, seçmece yani. Devam eden yada yeni başlayan, farketmiyor, akşam oturmalarımda beni iki saat oyalıyor ya! hem elişi yapıp hem seyretmek zaman kazancına dönüşüyor. Diziler aslında üç saat de bunun bir saati geçen haftanın özeti (!) şimdi şöyle; dizi iki saat sürüyor bunun bir saati reklam geriye kalanı seyre sunulan görsel. Efenim özet ise dizinin tamamı oluyor böylece. Aradan çıkartılan bakışmalar, yürüyüşler özette yer almıyor ve böylece bir hafta önce yada bir hafta sonra özet veya yeni bölüm sadece haftanın değişimi oluyor. Tamam biraz karışık ama matematiğe vurduğumuzdaki tablo bu.

Hafta sonları dizi izlememe kararım sadece dinlence, bunu yedi güne çıkartırsam fazla çalışmayan kafam iyicene karışır korkusundan. Eşimin ise sadece tek dizisi var onuda ben seyretmiyorum çünkü Behzat Ç dizisi benim dizi izleme tatil günüme denk geliyor.
Herkesin izlediği benim izlemediğim tek dizi bu sanırım. Onun haricinde gezi programlarını vaktim nisbetinde kaçırmamaya çalışıyorum.
F.Türkmenoğlu'nun "Hayat Gezince Güzel" hepimizin blog dostu Tijen'cimin "Tak Sepeti koluna" T.Talipoğlu'nun "Bir Yol Hikayesi" M.Savaş'ın "Dolu Dolu Anadolu" ve V.Milor'un "Lezzet Durakları" çoook çok sevdiğim programlar ve neredeyse görsellikleri ile gezmiş kadar oluyorum.

Sonrasında Haberler, oturumlar... En sıkıcı olanları.
Bu arada reklam görselliğine yüz vermesem de alımlardaki katkımla kendimi affettiriyorum.

Sanki tüm günüm TV karşısında geçiriyormuş gibi bir yazı oldu ama değil tabi ki! Bu da kendime haksızlık olur:)
Buraya nereden geldik?
Hürrem'den

Saygı duyduğum değerli Meral Okay'ın "Muhreşem Yüzyıl" seneryosu bire bir tarih değil, bunu defalarca kendiside söyledi. Tarihten alınan ana tema üzerine kurgularla zenginleştirilmiş ve görselliğiyle gerçekten seyretmeye değer bir dizi. Ama yönetmene dönersek bayma noktasına getirmeye var gücüyle çalışıyor diyebilirim. Zaten diziler 13 bölümü bir seferde çekildiği için hızla ilerliyor, ilk 13 bölümü hızla ve zevkle izletiliyor da sonrası hafta atlatılmasına, saat doldurulmasına gidiliyor. Bu haftaki Muhteşem Yüzyıl'da dakikalarca havai fişek gösterisi ve Sümbül'ün oryantal sergilemesi gibi.
Bu arada ne muhteşem bir yüzyılmış ki! kadınlar hiç yaşlanmıyor ve hatta gittikçe güzelleşiyorlarmış ama çocuklar bu arada hızla büyüyorlarmış:))

Neyse efendim, söz Hürrem'den açılmışken aklımdakileride ekliyiverim. Hürrem Sultan Meryem Uzerli kadar güzel ve yapılı bir sultan değilmiş, aksine ufak tefekmiş. Ayna ve mücevhere değil kitaba ilgi duyarmış. Sarayda ne kadar kitap varsa okumuş doymamış ve Avrupa'dan kitap getirtirmiş. Çok akıllı, Sultan Süleyman'a çok aşık ve çocuklarına çok bağlıymış. Sultan Süleyman'ın devlet işlerine yardım eder ve Sultanı da onun aklına çok güvenirmiş. Damat İbrahim Paşa'nın gerçek yüzünü geç de olsa ortaya çıkartan da oymuş...
Tarihçilerin ve yazarların aktarmalarıyla.

Bekliyorum bakalım bu akşamki dizimde ne dolaplar dönecek:)



Çarşamba, Şubat 15, 2012

BİNBİR İLMİK






Ne demek istediğimi bir tek o anlamıştı, ya da o bile anlamamıştı ama bana bakan gözlerinden canım arkadaşımın yanımda olduğunu hissetmiştim.

"Tabiii" diye devam ettim, "büyüklerimiz tesbih çekmenin zikrin yanında sabır sınaması da olduğunu söylerlerdi."
Bilmem kaç göz bana doğru yarı korkuyla, yarı acıyarak, yarı kızarak baktığını görmeme rağmen devam ettim, "bir kere ona tesbih çekmek değil tesbih etmek denir, tesbih etmek ibadettir ama sayı saymak sadece adettir.
Parmak boğumlarınızı yada tesbih boncuklarını sayarken belkide asıl yapmanız gerekeni, zikretmeyi unutabilirsiniz. Hem çakıl taşıyla yada iğde çekirdeği ile bu iş yapılabiliyorsa..."

Öyle kendimi kaptırmıştım ki yanımda oturan arkadaşımın hafiften beni dürtmesiyle sustum. Her kafadan bir sesle hep bir ağızdan itiraz konuşmalarıyla geri adım atmıştım ama ok yaydan çıkmıştı bir kere.

Her şey bana uzatılan bir tesbihle başlamıştı. Biraz zorunlu biraz dost hatırına katıldığım bir okuma sonrası dağıtılan tesbihlerden nasibime düşene itirazımdı, "ben tesbih çekmem zincir çekerim" demiştim, şaşkın şaşkın yüzüme bakan site komşuma ilmik ve zincir çekmeninde aynı vazifeyi gördüğünü söylediğimde de sonu gelmez söylem başlamıştı. Ben israrla şiş ve tığın aynı işlemi yaptığını ve sayı saymaya bile gerek olmadığını, boncuk tanelerinin başını döndürene kadar binlerce değil milyonlarca tesbih tanesi yerine geçecek ilmiklerin en azından işe yarar bir şey ortaya çıkaracağını anlatmaya çalışmıştım...



Yıllar önce site komşumla aramıza giren ilmikler son günlerde PC ile de arama girmeye başladı. Blogumla ilgilenmek, dostlarımı gezmek, okumak-okumak istiyorum ve buna son vermek istiyorum ama soğuk hava ve karla birlikte samimiyetimiz oldukça artan yünlerin; renkleri, desenleri, şekilleri ve tasarım boyutlarını çok aşmış çeşitleri ile yakamı bırakmaz oldu. Çok da severim şiş ve tığ teknolojisini:)
Boyun fıtığımın izin verdiği sürece ilmik ve zincir ikilisinin bana kattığı huzur-sakinlik-beyin eksersizi üçlüsünden son derece memnunum da diyebilirim.


Başucumda ise "Küçük Mucizeler Dükkanı ile Bir Yumak Mutluluk " kitabı dinlencem.
Onlar bebek battaniyesi örüyorlar bense artık kocaman bir kız olan Prensesimin yatağına " Hanım dilendi bey beğendi" örtüsü...

Çarşamba, Şubat 08, 2012

ISINMA SINAVIM



Canım arkadaşım Asuman'cım hoş mim'ini bana paslamış, beni hatırlamış olmasından dolayı çok teşekkür ederim.
Gerçi zamanı yine durdurdum ama geçte olsa yazabildiğim, blogumun soğuk algınlığını yok ettiğim için de mutlu oldum.
Bu mim ısınma sınavı gibi gibi geldi:))




Anlamlı bir söz...
O kadar çok anlamlı ve güzel sözlerimiz var ki!
İçlerinden hangisini yazacağımı bir an bilemedim, hemen her zaman günlük konuşmalarımızın içinde mutlaka bir kaçını da kullanırım... Sanki sözlerimi tamamlar gibi yani.
Ama sanırım son günlerde en çok kullandığım "eskisi olmayanın yenisi olmazmış" sözü diyebilirim.
Bu aralar havaların bizi eve hapsetmesinden dolayı oldukça samimi olduğum, beni çoktan terkeden ama benim terketmeye kıyamadığım ve çok sevdiğim eşofmana hitabımdır aynı zamanda. Hem benim dolabımda günlerce hatta aylarca giymediğim giysilerimin olmasını da bu söze bağlayabilirim.

Makyajda olmazsa olmazım...
Çoktan terkettim diyebilirim, yani yaptığım zamanlardakiler bile makyaj sayılmazdı. Eğer makyajı bir örtü vazifesi anlamında düşünürsek sadece saçımı boyarım. Asla beyaz saça tahammülüm yoktur.

Uyguladığım güzellik tüyosu...
Allah vergisi:))
Aslında güzellik bir iç yansımasıdır. Siz hiç çirkin bir bebek gördünüz mü?

En sevdiğim çiçek...
Tüm çiçekleri severim ayırımı zordur ama benim için nergis çiçeğinin yeri çok özeldir ve çok severim.

Nefret ettiğim bir şey...
Bencillik ve ego.

En çok sevdiğim iltifat. Çok duyduğum (uz) bir şey...
"Adın gibisin" derler, bu sözü çok duyarım ve adımın değerini taşımak hoşuma gider. Ve bu arada tüm insanların adını yaşadıklarını düşünürüm.

Favori kitabım...
Bu da ayırım yapılmayacak bir soru. Bende iz bırakan o kadar çok kitap var ki!
"Ömrümden uzun idaallerim var" Suna Kıraç'ın yaşam kitabı ve yazarken verdiği mücaadele beni çoook etkilemiştir. Yani favorim olabilir.

Bana görünüm olarak yakın bulduğum ünlü...
Ne yazık ki daha öyle bir ünlü çıkmadı.

Herkesin sevdiği ama benim sevmediğim bir ürün...
Cep telefonu...
Tabi ki kullanıyorum ama sevmeye sevmeye. Sanki benim gardiyanım, her dakika takibindeyim. Edeplice, nerede çalması gerektiğini bilen bir cep telefonu olsa belki seve seve kullanabilirim.

Şu an en çok almak istediğim kozmetik ürün...
Her birini tek tek denedikten sonra; saçımı dökmeyecek-tel tel etmeyecek-keçe gibi yapmayacak, saçıma saç gibi hizmet verecek bir şampuan.



Bu ara bloglara giremediğim için bu mim'in dağılımını görme imkanım da olmadı. Bir tek, hergün beni mutlaka arayan, yazışan Sanem'cimin yazmadığını biliyorum ve ona ismen ve mim'i hoş bulup yazmak isteyen tüm blogerlere paslıyorum.
Haydi Sanem'cim blogun benim blog gibi öksüz kalmış seni bekliyor...



Cumartesi, Ocak 14, 2012

O GERÇEK BİR PRENSES

"Koşmayın! yavaşlayın biraz" derken kendi adıma fazla abarttım sanırım. 2012 yılına blogumu başlatamadım bir türlü. O'mu itiraz etti ben mi? bilemedim.
Baktım ki olacak gibi değil 2012 yılını onbir ay olarak geçirmek zorunda kalacağım "en iyisi ben inadımı kırayım" dedim:)

Niye yazmak istemedim?
Kayda değer birşey olmadığından değil olamadığından.
Ya! yazacaktım dolu dolu çok kötü olacaktı, ya da yazacaktım boş boş o'da gereksiz olacaktı. Bu arada da yazmak isteyip yazamadıklarımı içime sindirmeye çalıştım. Sindi mi?
Tabi ki hayır! ama en azından bu yaşıma kadar yapmadığım, yapamadığım bir şeyi yaptım, bencil olmayı istedim ve oldum.
1900 yüzyılının en güzel zamanında doğup ve yaşadığım için. Tam bir CUMHURİYET çocuğu olarak en verimli yıllarımı süslenmiş tak'larla, fener alaylarınla, resmi geçit törenlerinle, stad gösterilerinle, marşlarla, andımızla...
Geçirebildiğim ve doya doya CUMHURİYET'i yaşadığım için mutlu oldum.
Önümüzde yeni bir nesil var; nasıl yetiştirilmesi isteniyorsa o türlü yetişecek:(
Ama dedim ya! Kendimi düşündüm, bencil oldum ve huzur buldum.





Yazımın başlığına gelecek olursak benim prensesimden bahsediyorum. O gerçek bir prenses, hal-hareket-tavır ve konuşması ile küçücük yaşından daha olgun değer yargıları olan gerçek bir prenses. Geçmiş yaşantısında onun bir prenses olduğuna çok eminim. Sevgi dolu yüreği, dost canlılığı, duygusallığı bir ömür boyu sürecek biliyorum, biliyorum da acımasız yaşamda bu en güzel duygularının altında ezilmemesi için de çok dua ediyorum. Çünkü dış dünyada yaşam evde öğrenmediği kadar rekabetçi ve acımasız.




Bloguma tarih koymamın sebebi de prensesimin piyano konseri. Bugün onun ilk piyano konseri vardı ve başarıyla sonuçlandırdı. İstanbul Ünüversitesi Devlet konservatuarı yarı zamanlı Piyano Bölümüne devam eden Prensesim İstanbulun ilk karlı gününde ilk konseri ile güzel bir hafta sonu yaşattı bize. O ananesinin can prensesi...


Yaşamımın zorlu mücadelesinde attığımız her adımda sağlam zemine bastığımızı bir kere daha anladım...



Cuma, Aralık 30, 2011

GÜLE GÜLE 2011


Koşmayın! yavaşlayın biraz, bir yılı daha tarihe yazmamıza az kaldı. Yaşayın doyasıya bir daha dönemeyeceğiniz 2011'e ait son saatlerini.
Yeni bir yılı umutla beklerken düşünün biraz geride bırakacağımız yılıda ne umutlarla beklediğimizi, gelirken bize getirdiklerini, giderken neler bıraktığını...


Ne güzel ilkbaharı olmuştu, papatyalarla dolmuştu her taraf. Kışın kar yağmadı diye üzülürken göstermelikte olsa etrafı bembeyaza çevirmişti ya! ne süprizdi ama. Az kaldı diye üzülmemiştik bile, soğukta kalanları düşündüğümüzden...

Hani birgün denizin kenarındaki çay bahçesine oturmuş sohbet ederken, hiç ummadığınız bir dostunuza rastlamış ne kadar sevinmiştiniz! o günü düşünsenize ne güzeldi.
Bir yaş daha aldın diye hafiften sitemler ederken doğum gününde aldığın o güzel hediyeye ne heyecanlanmiştın hatırlasana.

Sen anne olmuştun ilk defa, kucağına koymuşlardı o muhteşem varlığı, hani sende evlenmiş mutlu bir yuva kurmuştun.





Aaaa sen!! gözbebeğinin düğününde nasılda gururlanmıştın.

O gün çok ağlamıştın biliyorum, gözyaşlarını topluyordun bir mendil içine sadece sana ait olsun diye, acın büyüktü, kabullenmek zordu. Zoru kabullendin sabırla... Ama biliyormusun? acılarda sevinçler gibi bizim, ızdırap bile verse unutmamak için tarih koyarsın yüreğinin en değerli köşesine.

Hatırlasana!!! Nasıl birlik olmuştuk? haksızlığa karşı, kalleşliğe karşı, doğa felaketlerine karşı. Acıları hep birlikte göğüslemiş, paylaşmıştık. Sonra gurur kaplamıştı içimizi... "Acı günde birlik olma duygusu halen yüreklerde kaybolmamış" diye ne çok sevinmiştik...





İşte ben-sen-bizler-sizler bir yılı da koşar adımlarla bitirdik.

Olmayan dileklerimizi, hayallerimizi, isteklerimizi, umutlarımızı, adaletimizi (yeni bir yıla yüklemek için) çekip aldık, geride bırakacağımız yıldan, son mahkemesi var iki gün sonra beraatini kutlayacak.

Güle güle 2011
Hepimiz sayfana mutlu gün de yazdık, acı gün de yazdık. Sonuçta hiç kimse seni unutmayacaktır...



2012 DÜNYAMIZA, BARIŞ-KARDEŞLİK-SEVGİ-SAYGI-PAYLAŞIM-HUZUR VE MUTLULUK GETİRMESİNİ DİLERİM...

TÜM DOSTLARIMIN, BLOGUMDAN GEÇEN YOLCULARIN VE TÜM DÜNYANIN YENİ YILINI EN İÇTEN DİLEKLERİMLE KUTLARIM...


Pazar, Aralık 25, 2011

YILBAŞI YADA YENİ BİR YIL




Yeni bir yıl mı? Yoksa tepe tepe, hiç acımadan kullanacağımız 365 gün mü?
Ne dersek diyelim zaman akıp gidiyor, azıcık ucundan tutmanın imkanı yok...

Yeni bir 365 gün mü? yoksa! eğlencenin doruğuna varmak için bir geceye odaklanıp mutlu hayallerle acımasızca katlettiğimiz en zavallı Aralık ayı mı?

Bize istediğimizi kolayca getirmesini düşündüğümüz, çok şey beklediğimiz yeni bir yıl mı? yoksa! planlarımızı, hayallerimizi gerçeğe dönüştürmek için çalışacağımız ve her günü kendine ait her an'ını değerlendirme çabasında olacağımız 365 gün mü?

Neyse ne!!! Yılbaşı yada yeni yıl...

Yeni bir yıla başlamak için yılbaşınının heyecanı çok güzel!
Birlikte olmak, hediye vermek, hediye almak, hatırlanmak, hatırlamak. Eğlenmek, mutlu olmak için güzelliklere göz açmak, gönül açmak. Sarılmak, sarmalanmak, iyi dilekler, temenniler... Bunlara insanoğlunun çok ihtiyacı var ve hatta bu tür özel günlerin yaşamdan, yaşanılanlardan tad almak için olması da gerekli...

Bu arada tüketim çılgınlığına hiç değinmeyeceğim, biz zaten çok zengin bir ülke olduğumuzdan bunun çok da bir önemi yok! Biz bilemeyiz; sevginin, temenilerin, dileklerin, yürekten yazılmış bir kartla, içten bir sarılmayla, severek alınan bir çiçekle, paylaşmanın huzurunu bulacağımız bir kitapla... Daha değerli olacağını. Bloglar, blog dostlarım; unutulmuş, eskiye hapsedilmiş bu güzel ufak ama çok değerli etkinliklerle yeniden yapılandırmaya çalışıyorlar, ne güzel!

Yazımızın başına dönersek; bir yılı bir geceye sığdırma düşüncemden vazgeçmiş değilim. Yeni bir yıl, gitmeye hazırlanan yılın can çekişen ayı olarak bilinen Aralık ayının son gününün son saatlerinle başlar ve yeni bir yılın ilk günü daha gün doğmadan tükenir. Sonrasında ???
Canım arkadaşım bir yazı yazmış çok hoşuma gitti:)) dediği gibi eskisini bitirdim yenisini getirin.

Yılbaşı ile karışan yeni yıl ile ilgili bir anımda vardır benim bu düşüncemi destekleyen.
Hangi yıl tam aklımda kalmış değil ama 80 li yıllardı. O yıllarda çalıştığım şirkette her yılın son günü geç vakitlere kadar çalışıp hesap kapattığımızdan bize ödül niyetine olsa gerek koktey verilirdi. Dilekler, hediyeleşme falan... Gözlerinin içine bakardım "koktey mi ne bitsede evime, çocuklarımın yanına gitsem" diye. Tüm patronların ve müdürlerin bir arada bir saat geçirmesi tabi ki güzeldi, birlik beraberlik mesajı gibi. İşte o 80 li yılların birinde Finansman Müdürü yeni yılına girme gecesini (Yılbaşını) memleketinde geçirdiğinden aramızda yoktu.
Yeni bir yılının ikinci günü döndüğünde elinde memleketine ait birer kutu cezerye paketleri ile servisimize geldi ve " hepinizin geçmiş yeni yılınızı kutlarım" dedi:))


Yinede yeni bir yılı getiren yılbaşı gecesi özeldir, güzeldir. Herkes için! ne derler? Karınca kararınca...

Dilerim yeni bir yıl tüm dünyaya barış,sevgi,kardeşlik,huzur ve aydınlık günleri beraberinde getirsin...




Cuma, Aralık 23, 2011

BEN Mİ? SADECE YEDİ MİLYARDAN BİRİYİM

Yedi maddeyle BEN!
Sevgili blog dostumuz
Mehmet Beye teşekkür ederim ve yedi maddeyle ilginç yanlarımı ve yedi gerçekle kendimi tanıtmam konusunda bir mim göndermiş.
İnsanın kendisini tanımlaması zordur, şimdi! iyi ve güzel gerçeklerimiz dururken iyi ve güzel olmayan gerçeklerimizi yazmayacağımıza göre:)
Zaten iyi olmayan gerçeklerimizi ne zaman görmüşüz ki!!!
Bizim kendimiz için bildiğimiz gerçeklerimiz hep doğrudur:))

Daha önce iki sefer bu mim dolaşmıştı ve banada değmişti, şimdi o yazılarımdan biraz kopya biraz ilave ile kendim hakkında gerçekleri yazarak blog dostuma vazifemi yerine getireceğim.

1- Tipik bir oğlan burcuyum ve hemen hemen tüm özelliklerini taşırım. Yanlız asla inatçı biri değilimdir. Kim olursa olsun, beyaza siyah dese " sanırım beyaz" derim, yok karşımdaki "hayır siyah" dese asla itiraz etmeden "tamam siyah" derim. Kendisinin yanılgısını anlamasını tercih ederim.

2- Ben hiç bir canlıyı üzemem, kıramam ve asla eziyet edemem. Sözlerime öyle dikkat ederim ki, konuşmakta bocalarım. Ve hatta cansız varlıkları bile, gerek ev eşyası, gerek giysileri bile sever okşar, oradan oraya atamam. Bir örümcek bile görsem severek elime alır ait olduğu yere bırakırım. En büyük fobim faredir, çok korkarım ve tiksinirim, yolda ölüsüne rastlasam yolumu değiştirir ama yine de çok üzülürüm. Yolda ayak altında öldü diye. Kavgayı bilmem, zaten edememde, pısırık ve aynı zamanda da akıllı geçinen aptalımdır.

3- En zayıf tarafım çocuklardır. Ne için ağlarlarsa ağlasınlar onlarla birlikte ağlarım, seyretmeye doyamam daha hiç bir kire bulaşmamış masum yüzlerini ve çok iyi anlaşırım sokakta bile rastladığım hiç tanımadığım çocuklarla. Bana göre canlı varlıklarda çocukların ayrı bir yeri vardır. Çocuklar 10-12 yaşına kadar melek sonrasında insan olduğunu düşünürüm.

4- Eğri-yamuk-kaymış-sırası bozulmuş hiç bir şeye tahammülüm yoktur. Simetrik olmalıdır herşey. Nerede olursa olsun düzeltmek için elim gider. Çok yorgun olsam bile oturduğum yerden kalkar, gözüme takılan milimlik eğriliği düzeltirim. Komşu kapısı paspasların benden çektiği çoktur da sokağımızdaki park eden arabalara bir şey yapamıyorum.

5- Uykum gelse bile (genelde kolay gelmez.) uyumamak için mücaadele veririm. Uykunun yaşamdan çalınan zaman olduğunu düşünürüm. Ne kadar az uyursam o kadar çok yaşadığımı ve bir o kadar da zaman tasarrufu yaptığımı kendime inandırmaya çalışırım.

6- Diplere, köşelere, hemen kalkamayacağım yerlerde oturamam. Her an kalkacak gibi uçlara oturur, hareket halinde olmayı tercih ederim. Kapalı yerleride hiç sevmem, sokak kapısı hariç kapalı kapılar beni çok rahatsız eder, heran havayla temas halinde olmayı tercih ederim.

7- Sabır benden korkar, ismine leke getiricem diye:) bendeki sabrın ne sonu var nede sonu gelecek gibi. Hoşgörüm ise karşımdakilerini bezdirecek aşamasına gelmiş durumda ve her zaman tüm olumsuzluklarda kendimi sınarım ve karşımdakinin durumunu "acaba" larla yok etmeye çalışırım. (Bu madde en acı hiç sevmediğim ama gerçekten hiç sevmediğim gerçeklerim de! elimde değil can çıkmayınca huy çıkmazmış.)



Geldiniz, okudunuz ve beni tanır gibi oldunuz. Şimdi sıra sizde, yazın bende sizlerin gerçeklerini okuyayım:)
Sevgilerimle...

Cumartesi, Aralık 17, 2011

UNUTMAMAK İÇİN GÖRMEK GEREK


Şipşirin, ufacık bir kız çocuğuydu,annesinin (tahminim) elinden tutmuş gitmeye direnir halde önümden yürüyorlardı. Biraz yaklaştığımda annesinin "olmaz, göremezsin, hayır" diyerek yürümesini istercesine elinden sıkıca tutarak inadını kırmaya çalışıyordu. Tam yanlarına geldiğimde şirin meleğin "ama görmem gerek, unutmamak için görmem gerek" dediğini duydum. Gülümseyerek baktım kafasını kaldırıp bana doğru bakan simsiyah bir çift göze ve yoluma devam ettim...
Ah çocuklar aah! bunlar çağın çocukları, öyle laflar ediyorlar ki içine düşüyorsun, sonrada çık çıkabilirsen.

"Unutmamak için görmek gerek." Yaşadığımız sürece o kadar çok şey görüyoruzki, unutmamak için gördüklerimiz nelerdi? diye düşünmeden edemedim yoluma devam ederken ve tabi küçük meleğin bana hatırlattığı benim meleklerim geldi aklıma, yavrularım, canlarım. Yıllarımızı geçirmiştik-geçiriyoruz birlikte, ne unutulmaz günlerimiz, gecelerimiz, an'larımız, anılarımız var saymakla bitmez, bitmezde yaşanan günlerin hepsi hatırlanmasa bile hatırlananlar bile bazen silik bir anı olarak kalırlar. Ama öyle anılar vardır ki işte onlar unutulmamak için görmek gerekenlerdir.


Yavrularım; bebeklikten çocukluğa geçtikten genç kızlığa adım atışları arası, yani tüm çocukluk yıllarını her çocuğa nasip olmayan bahçe içinde iki katlı bir evde geçirdiler.

Bu ev; çıkmaz bir yokuşun sonunda, yüksek duvarların üzerine kurulu,

Boğazın mavi suları karşısındaki yemyeşil bahçesinde meyve (ceviz,nar,ayva,dut,üzüm,kiraz,kızılcık,hurma,eriğin bütün türleri) ağaçları, rengarenk (gül,nergis,lale,leylak,ortanca,hanımeli,karanfil,akasya,gelincik) çiçekleri, bülbülleri, böcekleri, dost (köpek,kediler,kaplumbağa,kirpi) hayvanları ile bütünleşen doğanın tam ortasında iki katlı bir evdi.


Babaneye teslim edildiğinde beş yaşındaydı küçük yavrum. Sabah götürüp akşam alınamayacak uzaklıkta olmasından haftalık teslimdi bu. Pazartesi sabahı teslim edip Cuma akşamları alıp eve geliyorduk, çaresizliğin zorluğu yavruma düşmüştü kabullenmek. Hiç aksatmadan gidip gelmelerimiz bir gün geldi aksadı. Yıl sonu iş yoğunluğu babayı ve beni Cuma akşamı gitmemizi engelledi. C.tesi sabahı ilk işimiz yavrumu almaya gitmekti, gittiğimizde ağlamaklı bir yüzle sarıldı ve "bugün oldu gelmediniz, niye bugün gelmediniz" diyerek baş parmağını gösteriyordu.
Sonradan çözdüğümüz parmak olayı bizi hem güldürdü hem de yüreğimizi çok sızlattı. Meğer yavrum Pazartesinden başlayarak bir elinin parmaklarını tek tek içe kapatıp gün hesabı yapar, beşinci parmağına sıra geldiğinde bizi beklermiş.

Karşımızda oturan baba yarım halamın oğlu abim ile anne yarım yengem, büyük kızımın bakımını 3.5 yaşından bu yana üstlenmişlerdi. Birinci sınıfa giden yavrum okuluna, babaneye giden küçük yavrum okula ay sayarak geçirilen bir kışın üzerine, okulların kapanışına yakın, biz kocaman büyüklere iki küçücük miniklerden "biz artık evde yanlız kalmak istiyoruz" teklifi geldi. Şaşırmış,üzülmüş,sevinmiş,düşünmüştük.
"ben yanlız bile kalır ablamı bekler, okuldan gelincede ona bakarım" demişti küçücük bebeğim benim.

Okulların kapanmasına bir hafta kala bıraktık!!! evet bıraktık. Caresizlik mi? Güven mi? Cahillik mi? bilmiyorum ama şimdi olsa asla böyle birşeye razı olmam,olmayız. Gerçi tam karşımızda oturan büyüklerimiz ve çok değerli, beni doğduğum günden beri tanıyan komşularımızın güvenine sığınmamız da bu durumda çok önemliydi.

Evde geçirdikleri ilk günü unutmam mümkün değil, çalışırken bir elimde kalem bir elimde telefon vardı, nasıl akşam olmuştu o gün nasıl!!! Akşam eve geldiğimizde bir de süprizleri vardı , mutfağa girdiğimde bir süzgeç içinde birbirine yapışmış ve kalıp şekline dönüşmüş bir makarna bekliyordu bizi. Tabiri caizse aklım başımdam gitmişti, ocak,kaynar su, küçücük ellere koca tencere (akıllı yavrularım benim) of ooof.

Hayatımızda yediğimiz en güzel makarnaydı ama. Daha sonrasında büyük bir süpriz daha bekliyordu beni (dolap ve çekmecelerim her zaman çok intizamlıdır, vaktimin darlığı bile beni bu düzenden alakoyamaz) evde ne kadar çekmece ve dolap varsa ki buna mutfak dolapları ve buzdolabı da dahil altı üstüne gelmişti "ne bu, ne oldu buralara" diye sorduğumda içimi sıkıştıran, boğazımı düğümleyen bir cevap geldi.
"Ben bu evde olmadığım için nerede ne var hiç bilmiyorum, öğrenmek için baktım diyen küçük kızıma ağlayarak sarıldım.


İki minik kız kardeş, iki büyük gibi yaz boyunca evde yanlız kaldılar, alıştılar,alıştırdılar. Kış gelince okula gittiler, babalarının sabahtan hazırlayıp bıraktığı sobayı bir kibriyle tutuşturup sönmemesi için odun takviyesi yaptılar, odalarının camını buzlu cama dönmüş şekilde sildiler, okul dönüşü masa üstünde hazırlanan yemeklerini ısıtıp yediler, ödevlerini yaptılar ve hayata hazırlandılar.

Önceleri okula götürüp bırakırken işe bir saat geç gitmemin çözümünü yine onlar buldular.
"Biz okula yanlız gidebiliriz artık"
Sabahları kahvaltı sonrası giydirip saçlarını tarıyordum ve işime gidiyordum, onlarda saatleri gelince kapıyı kilitleyip okullarına gidiyorlardı. Yavrularıma yokuşun bitimine kadar minnoş (kedileri) eşlik ediyordu, "hadi dön minnoş" dediklerinde minnoş bahçeye dönüyordu.
Bir anahtar sahibiydi yavrularım, tabi bu arada kaybolan anahtarın ve koşa koşa işten yeniden yaptırılmış anahtarlarla gelmemin sayısını hatırlamıyorum.

O bahçede, çaresizliğin ortasında sadece sevgiye dayanarak geçen güzel günlerin, yılların anıları bununla biter mi? Daha yazılacak onca güzel günler varken.
Ama çok yoruldum, yorulan parmaklarım değil de yüreğim. Anıların içinde kaybolurken, içinden çekip çıkardıklarıma isyan eden anıların kavgası yordu yüreğimi.

Bu mu acaba? unutmamak için görmek gerekenler.




Perşembe, Aralık 08, 2011

ÇİN AŞURESİ




Aşuremizi yaptık, dualarını okuduk, yerlerine ulaştırdık eh birazda ucundan tatdık. Yani şimdilik, dahası sonra çoluk-çocuk-torun-torba hep birlikte yemeğe devam. Aslında ben aşureyi ılık severim onun için kaptım bir tane akşam yemeği niyetine.

Madem aşuremizi yaptık, bari yazalım dedik. İyi de aşureyle ilgili çok önemli anımız yok ki! ne yazalım. Yerde kiprit çöpü bulsam anısı çıkar karşıma da ama zamanı gelince yapmaktan başka aşureyle ilgili hiç önemli bir anım yok.
Burasını ileride torunlarım okur da geçmişlerinden bir parça bulur diye yazmaya başlamadık mı? Demezler mi? ileride eeee anane aşure yapmışsın her yılki gibi günün birinde, bunu niye yazdın şimdi???

Evet efendim aşuremizi yaptık, yaptık da yazmaya ne gerek derken Tontişim-meleğim-canımıniçi-kuzumun kuzusu duydu içimden geçenleri, al anane sana bir anı, şimdi yazarsın sonra da ben okurum dercesine her zamanki parlak zekasını koydu önüme.

(Çok da güzel kek yapar tontişim)


- Anne, bugün okulda Çin yemeği verdiler.
- Neymiş oğlum o Çin yemeği? nasıl birşey?


- Çin yemeği işte.
- İçinde neler var?
- Üstünde narları olan içinde bir sürü......:))

Canım benim, geçen yıldan beri unutmuş aşureyi, hemde sevmediğini. Çocuk hayalleri ne kadar geniş oluyor, Çin'e kadar gitmiş, bulmuş kendince bir isim.



Aşureyi nedense yılda bir kez yapıyoruz, aklımıza (işimize) gelmediğinden zahir. Oysa ne bereketlidir ve içinde bağışıklık sistemimize yardımcı her türlü besinler varken.
Tatlı niyetine, yemek niyetine, kilo niyetine:))

Bütün evlerde bütün sofraların bereketli olması dileğimle sevgiler...


Aşure nasıl pişirilir? tarifi aşağıdadır:))

Kullanılan malzeme:
3 tencere
1 Clipso
3 büyük kase
2 tabak
2 süzgeç
1 Kepçe
2 tahta kaşık
1 rende
1 havan
1 çay süzgeci

Yapılışı:
Önce tüm malzemeleri kirletilip,
ortalığı yangın yerine çevirilip,
sonrasında oflaya puflaya temizlenir.


Pazar, Aralık 04, 2011

SENİ ÇOK SEVİYORUM








Tam önümüzden geçen, çivi topuk diye tabir ettiğimiz yüksek ökçeli ayakkabısıyla şık bir bayanın arkasından uzun uzun baktı. Bakışları giysiden ziyade yüksek ökçeli ayakkabılardaydı, gözlerinin buğulandığını farkettim elini sıktım "burdayım dercesine."
Bir yakınımızın nikah törenindeydik ve protokol gereği en ön sıradaydık, yer bulma telaşıyla önümüzden geçenleri "bu kim, bu yabancı erkek tarafı herhalde, çok şık" gibi söylemlerle merasimin başlamasına kadar gülerek vakit geçiriyorduk... ta ki duraksadığı o ana kadar.
Yavaşca eğildi kulağıma " her şey çok içimde kaldı kalmasına ama bir kere olsun böyle bir ayakkabı giyememek var ya! işte canımı en çok bu acıtıyor" dedi. İçime bir yumruk oturdu derler ya, işte benimde içimde en acısından bir yumruk oluştu. Hiç böyle bir şey aklıma gelmezdi, boğazımdaki düğümlerden zor nefes alarak "amaaaan boşver ne yapalım bende sırma gibi belime kadar uzun saçlara sahip olmak isterdim ama omuzlarımdan aşağı hiç indiğini görmedim" dedim ve ona sıkıca sarıldım. Tabi aynı şey değildi, bunu o da ben de çok iyi biliyorduk.
Oysa ısmarlama özel ayakkabısını almaya gittiğimizde ne kadar mutluydu, "yeni cicilerimin rengide deriside eskisinden daha güzel hem de daha hafif, bir öncekiler daha ağır taşıması zor oluyor" diyerek kullanmak zorunda olduğu özel ayakkabısının sevincini paylaşıyordu.
Bir yıla yaklaştı bu konuşmanın üzerinden geçen zaman ama benim içimde halen acısı taptaze. Belki hiç böyle bir şey düşünmediğimden bir taşa çarpmış tökezlenmiş gibi her telefon konuşmamızda yada onu gittiğimde söylediği bu sözlerin acısı boğazımı çok yakıyor. Sanırım son nefesime kadar da acısını unutamayacağım.


Biz onu öyle tanıdık öyle sevdik, bizim için o doğal, olduğu gibi. Bize ayrıcalıklı gelen bir durumu yok, tek bildiğimiz, zaman zaman yardıma ihtiyacı olduğu. Hem o evimizin, ailemizin en özel bireyiydi, gidenlerden geri kalanlar için o halen en özel birey. O bizim kardeşimiz ve benim tek kız kardeşim. Seni çok seviyorum canım....

Ağabeyim ve ben evde ebe ile dünyaya gelmişiz. Doğum zamanı geldiği halde inatla dünyaya gelmemek için direnen ben ve benden sonra ölü doğan bir kız bebeğin ardından yeni bir bebek bekleyen annem artık evde değil hastahanede doğum yapmak istemiş. Ve kız kardeşim Süleymaniye Doğum Evinde, kısa bir süre sonra kaderinin ona acı bir oyun oynayacağını bilemeden dünyaya gözlerini açmış.

Onu annemin kollarından ateşler içinde almışlar, hastahaneden aldığı enfeksiyonla hastalanan kardeşimin tedavisi yapılırken bir hemşire tarafından küçücük bedene kalçadan yapılan iğnenin kaslarına isabet etmesinin sonucunda bir ömür boyu bedeninde taşıyacağı engelle ve bir ömür boyu ruhunda taşıyacağı yarayla yaşama merhaba demiş.


3 Aralık dünya engelliler günü kutlamaları, etkinlikleri gün boyu devam etti. Oysa onların kutlamalara, kutlama mesajlarına, etkinliklere ihtiyacı yok. Bu gün kutlama için değil de onların hakları, kazanımları ve yaşam standartlarının geliştirilmesi açısından dikkat çekilmesi ve bu dünyada onlarında var olduğunu toplum bilincine yerleşmesi için var.

Gördüğümüz her engelli kazanılması gereken bir bireydir. Onlar sadece ellerinde olamayan sebeplerden dolayı yaşamın acımasız kurallarına karşı yaşama savaşı vermekteler. Onlara acıyarak değil yaşamlarını kolaylaştıracak dost elimizi uzatarak yardım edebiliriz.

Bir gün bizim de sakat kalabileceğimizi aklımızdan çıkarmadan, onlara yardımcı olalım.
Yaşadığımız sürece hepimiz birer engelli adayıyız.

Hepinize kazasız ve sağlıklı günler, mutlu bir ömür diliyorum.




Perşembe, Kasım 24, 2011

GÜZEL BİR DÜNYA İÇİN ELELE

Sizler yani yeni Türkiye’nin genç evlatları!
Yorulsanız dahi beni takip edeceksi...niz…
Dinlenmemek üzere yürümeye karar verenler,asla ve asla yorulmazlar.
Türk Gençliği gayeye,bizim yüksek ideallerimize durmadan,yorulmadan yürüyecektir.
BAŞÖĞRETMEN ATATÜRK

Fotoğrafdaki benim ilkokul öğretmenim, internetten buldum biraz önce ve çok sevindim. Benden bir dönem öncesi öğrencileri ile. MEDİHA KIRAN, nurlar içinde yat öğretmenim, bana öğrettiğin her bilgiyi gururla taşıyorum...



Tüm öğretmen çok değerlidir ama ilkokul öğretmeninin yeri çok, çok ayrıdır. Annenin sıcak kucağından ayrıldığında sıcak bir öğretmen kucağı bulmak çocuklar için gelecekteki başarılarının temelidir.
Onlara çok şey borçluyuz, bu borcu karşılıksız bırakmamak için aldığımız eğitimi ışığa çevirmekle çevremizi aydınlatmaktır.

Benim ilkokul öğretmenim tüm öğretmenler gibi çok değerli bir eğitmendi, küçücük sıralarımıza, yanımıza oturup kirlenen elimizi, yüzümüzü cebinden çıkardığı poplin mendillerle silecek kadar da müşfik... Ne çok mendil taşırdı önlüğünün cebinde, o zamanlar bunun farkında değildik ama daha sonraları aklımız erdiğinde sebebini öğrenmiştik.


Siyah veya beyaz önlük giyerdi bizim öğretmenlerimiz ve siyah alçak topuklu ayakkabılar...
Onları müsamere günlerinde şık giyimleriyle görmek şaşırtırdı bizleri. Okulumuzun koskoca salonunda ve bahçesinde müsamere günleri, resmi bayramlar çocukların ve öğretmenlerin rengarenk kıyafetleri diğer günlerdeki siyah-beyazlığı alıp götürürdü...
İlkokul ve beş yıl, çok kısa geçen, yaşamımın en güzel zamanı, en güzel öğrencilik yıllarım...



24 KASIM ÖĞRETMENLER GÜNÜ
BAŞÖĞRETMENİMİZ ATATÜRK'ÜN YOLUNDA YÜRÜYEREK KARANLIKLARA IŞIK
TUTAN EĞİTİM GÖNÜLLÜSÜ ÖĞRETMEN ORDUSUNA KUTLU OLSUN...


Pazar, Kasım 20, 2011

BUGÜN ONLARIN HAKLARININ VERİLDİĞİ GÜN

BU BİR BASIN BİLDİRİSİDİR-DUYURALIM,ÇOĞALALIM





DEPREM BÖLGESİNDEKİ 300.000 ÇOCUĞUN YAŞAMI RİSK ALTINDA


Van-Erciş Bölgesindeki çocukların yaşamını korumak için herkesi ivedilikle harekete geçmeye çağırıyoruz!


Van Erciş bölgesinde 23 Ekim’de meydana gelen 7.2 şiddetindeki depremin yıkımının ardından kış koşulları da bölgede yaşamı zorlaştırmaya devam ediyor. 2309 binanın yıkıldığı, 11847 binanın ağır hasarlı, 17923 binanın orta hasarlı olduğu bölgede süregiden 5 ve üzeri büyüklükteki artçı depremler sebebiyle bölge halkı yaşamını dışarda, edinebiliyorlarsa çadırlarda yoksa derme çatma barakalarda geçirmeye çalışıyor. Bir milyonu geçen bölge nüfusuna rağmen devlet tarafından kurulan çadırkent, mevlana kent, konteryner kentlerde barınan nüfusun toplamı yirmi bini geçmiyor.

Kar yağışının başlaması ile barınmaya ilişkin sorunlar had safaya ulaştı. İmkanı bulunanların yanında ve devlet olanakları ile bölgeden hızlı bir göç yaşanıyor. Ancak halen bölgede 600.000’den fazla insanın depremin ve kışın etkilerine maruz kalarak yaşamaya çalıştığı tahmin ediliyor.

Her zaman olduğu gibi bu afette de çocuklar öncelikle ve daha fazla zarar görüyor. Depremin etkilediği bölgede göçün ardından geride kalan 300.000 çocuk bulunduğu tahmin ediliyor. Yoğun kar yağışının başladığı 11 Kasım tarihi ardından -15 dereceleri bulan soğuk hava ile birlikte ilk üç günde 300 çocuğun zature teşhisi ile hastanalerde tedavi altına aldındığı bildiriliyor. Basına yansıyan bu rakamın çok daha ötesinde sayıda çocuğun soğuk kaynaklı hastalıklarla yüzyüze olduğu tahmin ediliyor. Şimdiye kadar resmi rakamlarla Erciş'in Çelebibağ Beldesinde 1 çocuk donarak, önceki gün ise Van’ın Karpuzalan köyünde çadırda çıkan yangında 6 ve 12 yaşlarında iki çocuk yaşamını yitirdi, iki çocuk ağır yaralandı. Tedbir alınmadığı taktirde, çocuk ölümlerinin devam etmesinden endişe ediyoruz.

Türkiye 2011 yılında, 20 Kasım Çocuk hakları Günü’nü bu kara tablo ile karşılıyor. Bölgedeki 300.000 çocuğun yaşamı ciddi risk altında. Koordinasyondan uzak, dağınık, işlevsiz, mağduriyeti arttıran çalışmalar ve göstermelik önlemler ile deprem bölgesi dışındaki toplum kesimlerini ikna çabası bir yana bırakılıp durumun ciddiyetinin farkına varılmalıdır. Daha fazla gecikmeden çocukların yaşamını koruyacak etkin önlemler alınmalıdır.


Bu çerçevede:

- Her türlü iç ve dış olanaklar bir ön önce bu amaç doğrultusunda seferber edilmeli, bölge sivil toplumun, ulusal ve uluslararası yardım kurumlarının etkinliklerine açılmalıdır.


- Yardım dağıtımları düzenli olarak ve çadırkentlerde olmasalar dahi tüm ihtiyaç sahiplerini kapsayacak şekilde yapılmalıdır. İhtiyaç sahibinin yardıma değil yardımın ihtiyaç sahibine ulaştığı bir sisteme geçilmelidir.


- Devlet bölge halkına tam olarak ulaşamamaktadır. Bölgede sosyal hizmet altyapısı yoktur. Çocukların durumunun tespiti ve yerinde destek verilebilmesi için sosyal hizmet altyapısı hızla kurulmalıdır. Bu hizmetin sağlanması için ulusal ve uluslararası sivil toplumdan gelen destek talepleri hızla değerlendirilmeli ve sonuçlandırılmalıdır.


- Sivil toplum örgütleri için işletilen “akreditasyon” sistemi bölgede çalışma konusunda izin almayı haftalara yayan bir bürokrasiye dönüşmüştür. Akreditasyon ile ilgili kalıcı muattap belirlenmeli ve süreç tüm sivil toplum kuruluşları için açık, adil ve hızlı bir şekilde işletilmelidir.


- Kızılay çadırları yerine biran önce kış koşullarına uygun konteynerler, pünomatik ve/veya prefabrik yapılar kurulmalıdır. Bu yapıların sayıları sembolik olmaktan çıkarılmalıdır.


- Çadırkentte yaşamak yardım almanın şartı olmaktan çıkarılmalıdır. Evlerinin bahçelerinde ya da civarında barınmak zorunda olan ailelere de koşulsuz, yerinde, geçici barınak, gıda ve sağlık desteği verilmelidir.


1995’ten bu yana BM Çocuk Haklarına Dair Sözleşme’nin tarafı olan Türkiye sözleşmenin 6. Maddesinde belirtildiği üzere öncelikle çocukların yaşam hakkını korumakla yükümlüdür.

Bu yükümlülüğün ve bölgedeki durumun gereği tüm kamuoyunu, ulusal ve uluslararası tüm kurum ve kuruluşları İVEDİLİKLE, bölgedeki çocukların yaşamını korumak için harekete geçmeye çağırıyoruz.


BASININ SAYGIDEĞER EMEKÇİLERİNE DUYRULUR

Gündem: Çocuk!, her çocuğun hak sahibi, eşit, özgür ve onurlu birer birey olarak, barış içerisinde, iyi ve mutlu bir yaşam sürmesi için çocukların yararına bütüncül bir dönüşümü ısrarla savunan bir sivil toplum örgütüdür. Çalışmalarını çocuk hakları alanında yaşanan sorunların temelindeki paradigmanın değişmesi, savunuculuk, ağ çalışmaları ve katılım programları altında, öncelikli çalışma arkadaşları olan çocuklarla birlikte sürdürür.




Gündem:Çocuk!


Çocuk hakları, Tanıtma,Yaygınlaştırma,Uygulama ve Uygulamaları İzleme Derneği
Tunalı Hilmi Caddesi No:54/8


Kavaklıdere/ANKARA


Tel/Faks 0312 437 76 41



http://www.gundemcocuk.org/ - info@gundemcocuk.org



Perşembe, Kasım 10, 2011

SONSUZA DEK...




UNUTMADIK, UNUTMAYACAĞIZ



BİZE MİRASIN EN DEĞERLİ ESERİN CUMHURİYETİN ASKERLERİYİZ, RAHAT UYU...

Salı, Kasım 08, 2011

KEŞKE KENDİNİ BIRAKIP GİDEBİLSE İNSAN




Ben bir şey yazmıyorum, koca usta herşeyi benim yerime anlatıyor...



GİTMEK

Bugünlerde herkes gitmek istiyor.
Küçük bir sahil kasabasına,
Bir başka ülkeye, dağlara, uzaklara...
Hayatından memnun olan yok.
Kiminle konuşsam aynı şey...
Herşeyi, herkesi bırakıp gitme isteği.
Öyle "yanına almak istediği üç şey" falan yok..
Bir kendisi.
Bu yeter zaten.
Herşeyi, herkesi götürdün demektir.
Keşke kendini bırakıp gidebilse insan.
Ama olmuyor.
Hadi kendimize razıyız diyelim, öteki de olmuyor.
Yani herşeyi yüzüstü bırakmak göze alınmıyor.
Böyle gidiyoruz işte.
Bir yanımız "kalk gidelim",
öbür yanımız "otur" diyor.
"Otur" diyen kazanıyor.
O yan kalabalık zira...
İş, güç, sorumluluk, çoluk çocuk, aile,
Güvende olma duygusu...
En kötüsü alışkanlık.
Alışkanlığın verdiği rahatlık,
Monotonluğun doğurduğu bıkkınlığı yeniyor.
Kalıyoruz...
Kuş olup uçmak isterken, ağaç olup kök salıyoruz.
Evlenmeler...
Bir çocuk daha doğurmalar...
Borçlara girmeler...
İşi büyütmeler...
Bir köpek bile bizi uçmaktan alıkoyabiliyor.

Misal ben...
Kapıdaki Rex'i bırakıp gidemiyorum.
Değil bu şehirden gitmek,
İki sokak öteye taşınamıyorum.
Alıp götürsem gelmez ki...
Bütün sokağın köpeği olduğunun farkında,
Herkes onu, o herkesi seviyor.
Hangi birimizle gitsin?
"Sırtında yumurta küfesi olmak" diye bir deyim vardır;
Evet, sırtımızda yumurta küfesi var hepimizin,
Kendi imalatımız küfeler.
Ama eğreti de yaşanmaz ki bu dünyada.
Ölüm var zira.
Ölüme inat tutunmak lazım,
İnadına kök salmak lazım.
Bari ufak kaçışlar yapabilsek.
Var tabii yapanlar, ama az.
Sadece kaymak tabakası.
Hepimiz kaçabilsek...
Bütçe, zaman, keyif... Denk olsa.
Gün içinde mesela...
Küçücük gitmeler yapabilsek.
Ne mümkün.
Sabah 9, akşam 18
Sonra başka mecburiyetler
Sıkışıp kaldık.
Sırf yeme, içme, barınmanın bedeli
Bu kadar ağır olmamalı.
Hayatta kalabilmek için bir ömür veriyoruz.
Bir ömür karşılığı, bir ömür yani.
Ne saçma...
Bahar mıdır bizi bu hale getiren?
Galiba.
Ben her bahar aşık olmam ama
Her bahar gitmek isterim.
Gittiğim olmadı hiç,
Ama olsun... İstemek de güzel.



CAN YÜCEL


Cumartesi, Kasım 05, 2011

BAYRAMLIK...





BAYRAMLIK

Koyunlar keçiler ve koçlar için
Ne kadar bayramsa Kurban Bayramı
Bu barış var ya, bu barış
Cephedekiler için o kadar barış
CAN YÜCEL


Bayramlar berekettir, umuttur, özlemdir, barıştır.

Çok sevgili
dostlarımın, yolu blogumdan geçerken uğrayanların ve tüm islam aleminin, birlik ve beraberliğimizi, kardeşlik ve dostluğumuzu, barış içinde ve en sıcak şekilde hissedeceğimiz mübarek Kurban Bayramınızı kutlarım.

İyi bayramlar....







Perşembe, Kasım 03, 2011

MUTSUZMUYUM?






Çocukluğumda çok oyuncağım olmamıştı, o zamanlar hiçbir çocuğun çok oyuncağı yoktu zaten. Topaç, çember, misket, hulahop, lastik top, bebek.
Rengarenk, çeşit çeşit oyuncakları olmayan mutlu çocuklardık bizler...

İki tane bebeğim vardı, çıplak, giyimleri bana ait. Küçücüktüler, avuç içine sığacak kadar küçük, kolları bacakları çıkarılıp takılabilen, yumuşacık.
Ben sakin, sessiz bir çocuktum konuşmayı fazla sevmeyen, elime ne alırsam saatlerce oyalanabilen, bana sorulan beş soruyu birleştirip bir kerede cevap veren, kimsenin dünyasına karışmadan kendi dünyamda yaşamayı bilen. İşte benim en çok mutlu olduğum zamanlardaki dünyam o küçücük iki bebekti...

Annem dikiş dikerdi, herşeyimizi. Gecelik, pijama, elbise, perde, divan örtüsü yastık, çarşaf gibi bugün hazır satımı olan herşeyi. Makinesinin yanına astığı bir bez torbası vardı içinde artık kumaşları toplayan. Bana bebeklerimi giydirmek için ne gerekliyse orada bulabiliyordum. Önceleri bez parçacıklarını katlayıp yorgan, yastık, yatak yapardım. Babamın oyarak yaptığı tahta kutunun karyola düşüncesine dönüşmüş halinin içinde geçerdi zaman, bebeklerimi yatırıp kaldırmakla, bez parçacıklarına sarıp sarmalamakla. Bana ait iki bebekti onlar, itirazları olmayan, her yaptığıma çaresizce katlanan, yatırınca yatan kaldırınca kalkan. Onlar dünyadan habersiz benimse dünyadan tek haberim onlar...

Daha sonraları iğne, iplik, makas girdi pez parçacıklarının yanına. Artık bebeklerimi bez parçacıklarına sarmıyor, çeşit çeşit giysi dikiyordum. Beni üzen ne olursa olsun her üzüldüğümde onlara sığınarak, görmeden, duymadan, hissetmemeye çalışarak rengaren kumaşların birleştiği küçücük elbiseler diker diker dikerdim. Daha sonrada küçücük kollarımdan dışarı yarısından fazlası taşan şişler ve artmış yünlerle örmek ve dikmek dünyasının içinde buldum kendimi.

Zor oluyordu küçücük bebekleri giydirmek, küçücük bedenlerine giysi dikmek. Kollarını-bacaklarını çıkarmadan hiçbir giysi provası olmuyor giydirip soyunmuyordu ama benimde yapacak başka işim yoktu, bana verdikleri mutlu dünya karşılığında mutluluğu zamana yaymaktan başka...


Büyüdüm, çok büyüdüm, çok çok büyüdüm ve yılların bana unutturamadığı iki küçük bebek zaman zaman içimi yakarcasına düşerdi aklıma. Onları aradığımda, onlarla birlikte onların dünyasında kaybolmak istediğimde ve her aklıma içimi yakarcasına düştüğünde anlardım ki mutsuzdum!

Son günlerde ben yine bebeklerimi arıyorum, görmeden, duymadan hissizleşerek onların dünyasına girip kumaş parçacıklarının içinde kaybolmak istiyorum. Dış dünyaya kapanıp kendimle kalmak istiyorum.

Acaba mutsuzmuyum???




Fotoğraf:
aytaccrafts parmakbebekler blogundan alıntıdır...

Cumartesi, Ekim 29, 2011

ÖZGÜRLÜĞÜN ADI CUMHURİYET


Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım;
Hangi çılgın bana zincir vuracakmış? Şaşarım!
Kükremiş sel gibiyim, bendimi çiğner, aşarım.
Yırtarım dağları, enginlere sığmam, taşarım.



CUMHURİYET BAYRAMIMIZ TÜM ULUSUMUZA KUTLU OLSUN, SONSUZA KADAR KUTLANMAK DİLEĞİYLE

Cuma, Ekim 28, 2011

DEPREM GERÇEĞİ







Türkiyenin korkunç gerçeği,doğal afeti,kaçınılmazımız,habersiz bir gece yatağımıza kadar girebilen, savunmasızları ansızın yerle bir eden DEPREM!

Son yaşanılan Van depreminin ardından gazeteler,köşe yazarları,bilim adamları, herkes yazdı-çizdi. Görsel medya aynı kareleri döne döne ekrana getirdi. Yeni yeni öyküler yazıldı, insanların acılarını reytingler uğruna araya sıkıştırılan imgelerle naklettirdiler. Gerçekten acıydı yaşananlar, çok acıydı ama acı çekenlerin dışında bilmem kaç gün sonra güncelliğini yitirecek bu acıdan nemalananlar yeni nemalara kapılıp bu acıyada birer nokta koyacaklar.
Bizler ise 12 yıl evvel seyrettiğimiz bir filmi başa sarıp yeniden izler gibiyiz. Ne bir eksik ne bir fazla aynı acı,aynı şaşkınlık,aynı söylemler, aynı kargaşa aynı aynı...

Ben ne yazarım ne çizerim ne de bilim adamıyım, aklım da fazla ermez ama yinede aklıma takılanları yazmak istedim.

Gölcük depremi aslında geliyorum dedi, tüm depremler gibi saatini söylemeden ama zamanının geldiğini söyledi. Öncesinde Kocaeli yerel televizyonları bu konu üzerinde konuşma yaptılar, sivil savunma kuruluşları sokaklarda el ilanı dağıttı, belediyeler uyarıldı, vatandaşların kulağına fısıldandı.
Orada yaşamadığım için bunları daha sonra onlar için Şekerpınarda yaptırılan deprem konutlarına taşınanlardan öğrendim. ''Çaremiz yoktu, evimizdi, barınağımızdı, biz aslında baktırmıştık'' gibi itiraflarını da dinledim. İki battaniye, iki yatak, bir piknik tüpüydü sahip oldukları.

Sonuç ortadaydı, bilanço çooook çok ağırdı, o gece yaşadığım 45 saniyeyi asla unutamayacağım ki! inşallah da unutmam.

Yerle bir olan binlerce bina içerisinde barındırdıklarını toprağa,denize gömdü. Yaşayanlar ise korkunç bir travma altına girdiler. Aileler dağıldı, yuvalar yok oldu.
İnşaatı harç ve tuğladan ibaret görenlerin bedeliydi yaşananlar.

Sonrasında işte hepimizin bildiği gibi yardımlar, toplanan paralar, hastaların ilk yardım bakımı, prefabrik konutlar ve artık bizden bu kadar siz tamamlayınlar...

Bugün de Van

Bir emekli öğretmen arkadaşımdan dinlemiştim eski Van'ı, yemyeşil ovaların ve binbir çeşit meyve ağaçlarının tek katlı kerpiç evlerinle bütünleştiğinin güzelliğini anlatmıştı. İçmeye doyulmayan sularını, berrak gölünü. Okuldaki çocuklarını anlatırdı dil takıntısına güle güle öğrenme mücaadelesi veren ışıl ışıl gözleri. Daha sonraki yıllarda kendinle aynı kaderi paylaşan öğretmen yeğenini ziyarete gittiğinde Van'ı tanıyamadığını söyledi. ''Kar hırsı ve hiç bir ilacı olmayan betonlaşma hastalığı Van'a da bulaşmış'' dedi.

Van veya Kütahya veya Elazığ veya Dinar Veya İstanbul... Deprem gerçeği Türkiyenin gerçeği.


Eeee peki böyle bir gerçeğimiz varsa ki! var

Bu gerçeği görmemiz için illa deprem olması mı gerek?
Neden toprağın kaldıramayacağı binaların dikilmesine göz yumuyoruz?
Niye yaptığımız derme çatma gecekonduların üzerine çocuklarımıza kat çıkıyoruz?
Bizim bunca sorunumuz varken niye duble yolların kavgasını yapıyoruz?
Çok seyredilen dizilerin arasında iki satır deprem gerçeğini neden hatırlatmıyoruz?
Madem bir şehri yeniden kurabilecek yardım toplayabiliyoruz da bunu neden depremden önce yapmıyoruz?
Yardım toplamak, binaları yeniden yapılandırmak için Yunusların, Serhatların cansız bedenlerini çiğnemek mi gerek?


Birlik, beraberlik kurabiliyorsak bunun için illa bir felaket olmasımı gerek?
Bizim tüm duygularımızı, gözyaşlarımızı,acılarımızı,sevinçlerimizi,isyanlarımızı yöneten en büyük patron görsel medya neden daha çok yeni olan Kütahya depreminin sonuçlarını görmek için görselliğini kullanmıyor?


Bu saate benim aklıma bu kadarı geldi, bu sorular o kadar çoğaltılabilinir ki!

Depremle birlikte ortaya çıkan bir sürü gerçek de bir süre sonra nedense unutuluyor. Bilim adamları avaz avaz bağırıyor, biz onları deprem olduğunda dinliyoruz. Sivil toplum kuruluşları bu felaketlerde can damarımız oluyor ama nedense onlar da depremin acısı geçince unutuluyor. Akut gibi çok değerli arama kurtarma kuruluşları kendi imkanlarınla ayakta durmaya çalışırken onlara yardım etmeği hiç aklımıza getirmiyoruz...

Bugün Van depreminden kurtulan kardeşlerimiz korkunç acı içinde, aç,açık ve soğukla yaşam savaşı verirken bir yandan da kaybettiklerinin acısınla yanıyorlar.


Çadırlara, yardım konvoylarına tabiri caizse söylendiği gibi saldırmaları o kadar doğal ki! bunu o acıyı yaşamayanların bilmeleri imkansız. Bu yıkımın ardından ruhsal dengesini yitirmemiş kimsenin olacağını düşünülmez.


İşte buda deprem sonrasının en acı gerçeği; iletişimsizlik, plansızlık, vurdum duymazlık, beceriksizlik...

Ne yazık ki!!! önümüzde bir de İstanbul depremi var, yıkımın korkuçluğu asıl burada. Onmilyonu geçmiş bir nüfus ve çarpık yapılaşmasıyla. Düşünmesi bile hafızaya sığmaz. Gölcük depremi sonrasında Güneri Civaoğlu bir haber sonrası ağzından kaçırdı, yok etmeye,kapamaya çalıştılar ama olan olmuş ortaya çıkmıştı bir kere. Bilim adamları günlerce tartışmıştı, zaten tüm deprem uzmanlarını bu sayede tanıdık. Ara ara unutulsa bile sonrasında dünyanın neresinde olursa olsun en ufacık bir deprem sonrası tartışmaya başlandı. Ve artık ilkokul öğrencileri dahil bu gerçeği biliyoruz.
Peki ne yapıyoruz, ben dahil koca bir hiiiiç.

Deprem olsun sonra düşünürüz, öyle ya ölen ölür kalan sağlar bizimdir...


Pazartesi, Ekim 24, 2011

CANIM ACIYOR





Vah Ülkem Vah!!!
Uyumak istemiyorum, yarınlardan korkar oldum.
Susmak istiyorum, bağıra bağıra susmak.
Kulplara isyanım var, tüm kupaların-fincanların kulplarını kırmak istiyorum.


İnişteyiz ülkece, yumuşatarak, yumuşacık farkında (!) olmadan.
Teröris değil Gerilla alıyor gencecik fidanların canlarını.
Sürücü katil değil, adı trafik kazası.
Yapının, yapanın ne suçu var depremde ölen kader kurbanı.



Cuma, Ekim 14, 2011

BURAYIDA ÖZLEMİŞİM

Döndüm,
evimi,eşimi,yavrularımı,torunlarımı özlemişim.
Yaşamak nefes alıp vermekse nerede olursak olalım eğer nefes alabiliyorsak yaşıyoruz demektir amma yaşantımıza anlam veren sevgilerin eksikliği her nefes alışda özleme dönüşüyor işte...

Özlem turlarına tam konsantre olmuşken, yaptığım hava değişikliği, havanın kendi ekseninde yaptığı değişiklikle hiç özlemediğim müzminlerimle karşı karşıya kalınca hafta başında geldiğim evimde sersem sersem dolaşmakta buldum kendimi...




Dost yanında oldukça dinlendim. Konuştum, konuştum. Dinledim, dinledim...



Saatlerce narenciye bahçeleri ile süslü yollarda yürüdüm.





Likyalıların kral mezarlıklarını yeniden, yeniden inceledim.

Kaunos antik kentini ziyaret edip, kalelerini fethettim.





Folluktan bu şirin ikilinin yumurtalarını aşırdım.


Bu dikenli meyveleri yiyeceğim diye tutturup ellerimi kanattım.



Köyceğiz gölünün muhteşem manzarasını yeniden doya doya seyrettim.




Fethiye turu yapıp Gülenime ziyarete gittim.



Gelirken de Akdeniz ve Egeyi saran rüzgarı , fırtınayı, yağmuru getirdim...


LinkWithin

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...